BİRAZ DA PRATİKTE TANPINAR

0
29

Fırat Kargıoğlu-Kerem Murat Yılmaz

FK: Pratikten söz açmak istiyorum. Zira bizde –lafta demeyeyim de, teoride kalıyor pek çok şey, meselâ: Tanpınar. Bana kalırsa Tanpınar hakkında, bilhassa da onun ünlü “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” ilkesiyle özetleyebileceğimiz modernlik anlayışı hakkında konuşurken, artık biraz da bu ayrıksı anlayışın pratiğine, pratikteki muhtelif karşılıklarına, gerçekleşme biçimlerine ya da diğer bir deyişle somut örneklerine odaklanmamız gerekiyor. Yâni soru şu: Modernlik, gelenekselliği nasıl içerebilir –muhafaza edebilir, onunla nasıl bir arada bulunabilir? Daldan dala atlamamak için, yanıt arayacağımız alanı daraltabiliriz: Sözgelimi, edebiyat ve sanat. Bu iki önemli alanda, Tanpınar’ın hayalindeki modernlik nasıl hayata geçer?

KMY: Bu suale cevap verebilmek için, öncelikle Tanpınar’a göre muhâfaza edilmesi gereken gelenek neydi, alınması ve kabul edilmesi gereken modernizm unsurları nelerdi gibi sorulara cevap bulmak gerektiğini düşünüyorum. Lâkin bu soruları burada uzun uzadıya cevaplamasak bile, en azından Tanpınar’ın ‘değişerek devam etmek, devam ederek değişmek’ düşüncesinden, Mevlevî âyîni icrâsında semâya duran dervişlere tennûre yerine frak giydirmekten bahsetmediğini iyi biliyoruz. Bahse konu olan ilkeden de hareketle, bendeki Tanpınar, geleneğe formel bir bakışla bakan, gelenekle, formu merkeze alarak (form odaklı) alâkadar olan ve yine gelenekle modernlik arasında bir nevî ‘biçimsel devamlılık’ arzulayan bir Tanpınar’dan ziyâde, işin ruhu ile ilgilenen bir Tanpınar. Şöyle ki, Tanpınar bu mesele üzerine konuşurken atıflarını doğal olarak klasik döneme yapıyor. Klasik dönem dendiğinde de anladığı Osmanlı-Türk toplumu, onun mûsikîsi, mimarisi, edebiyatı, yâni özetle sanatı, hayatı ve ruhu… Tanpınar için mûsikînin, mimarinin, tezhibin, dilin vs. form bakımından nasıl olduğu değil, insan ruhunu nasıl dönüştürdüğü, ona nasıl tesir ettiği önemli. Tanpınar’ın ‘Türk ruhu’ dediği, devamlılığını, yaşatılmasını istediği ruh tam da bu, ama 1940’lara kadar… Sonrasında o da, böyle bir talebin hayalî (ütopik, idealist) olduğunu düşünüyor ve söz konusu Türk ruhundan pek de bahsetmiyor. Ben de bu istikâmet üzere düşünüyorum doğrusu, çünkü Tanpınar’ın dem vurduğu o ruhu canlandıracak irtibat kaynakları bugün neredeyse tamamen kurutulmuş durumda. Pratikte, maziden bugünümüze pek de bir şey kalmadığı kanaatindeyim yâni. Misâl, Çamlıca’ya yapılan camiye insanımız sâdece siyasî bir galibiyet gözüyle bakıyor. O yapının insanı zarifleştirdiğini, dönüştürdüğünü, ruhen de yükselttiğini, bizleri Kant’ın dediği gibi ‘en yüce, en iyi’ her neyse, neredeyse, ona, oraya doğru sürüklediğini bugün kim iddia edebilir. Kısacası irtibat kopmuş işte, artık hiçbir şey ‘imtidad etmiyor’.

FK: Siyasete girdiğimizde –ya da bir başka deyişle, işin içine siyaset girdiğinde, tablo ister istemez karamsarlaşıyor. Bence, bütünüyle apolitik bir dil de kurmaksızın, edebiyat ve sanatta kalmaya çalışalım, olabildiğince. Ki, altını çizdiğin konuyla ilgili, Tanpınar’dan önce Yahya Kemal de birtakım uyarı notları düşmüş zaten. Sözgelimi, Gönül Kerestesiyle başlıklı yazısında yer alan şu cümle: “Özleyeceğimiz şeyler eski saltanatın şanları, şerefleri, bayrakları, medeniyeti, mûsıkîsi, mimârisi, şiiridir, lâkin şekli, idâresi, siyâseti değildir.” Daha ne desin ki. Gâyet açık. Ama Yeni Türkiye’yi yapılandıran siyasal İslâmcıların ve tabiî ki milliyetçilerin pek çoğu, bu ince ayrımın hâlâ farkında değil: Muhafazakârlığı (kökten) dincilikle, gelenekçilikle karıştırıyorlar, ‘güzellik’ üzerinde durup düşünmeyişleri de cabası. Sol’da ise zihinsel dünyamızdaki ‘süreklilik sorunu’ yeni yeni, zar zor ciddîye alınıyor. Hâl böyleyken, en iyi seçenek edebiyat ve sanata dönmek gibi görünüyor, siyasal alan kısır.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here