0
68

En terörist? Bu soru hem elzem hem de yanıtsız kalmaya mahkûm bir soru.”1

Jacques Derrida

“Şiddet sarmalı, başlangıçta sorunlu bir iletişim sarmalıdır […].”2

Jürgen Habermas

 0.

[Yeni] Türkiye: Siyasal şiddetin krallığı. Yok yere ölmeler ülkesi. Tabutlar diyarı. Bilindiği üzere, 2016’yı 17’ye bağlayan yılbaşı gecesinde, köktendinciliğin hizmetkârı, taşeron bir terörist, İstanbul’daki en ünlü eğlence mekânlarından birine dalıp, onlarca mâsum insanı katletmişti. Bu metnin taslağı o gece oluşmuştu, başlığını ise Terör Günlerinde Felsefe adlı kitaptan esinlenerek attım.

1.

Çok kutuplu bir şiddet, bir kötülük toplumunda yaşadığımızı kabul etmeyen varsa hâlâ, şaşarım aklına. Siyasal şiddetin düşünsel kaynaklarını, toplumun -pirüpak, günahsız ve daima yargıç koltuğunda oturan- ana gövdesinde, ezici çoğunluğun yerli ve millî iradesinde, kısacası bizde değil de, bizden uzakta, dışarıda, öte(kin)de, uçlarda arıyoruz sürekli; oysaki aradığımız şeytanî membalar, kan ve gözyaşı çeşmeleri içimizde, mayamızda, özcü tutumlarımızda. Şiddet, Hilmi Yavuz’un deyişiyle,3 “küçük şiddetler” olarak, gündelik hayatımızın hemen hemen her yerinde: Evde, okulda, işyerinde, ibadethanede, parlamentoda, yolda yolakta… Hâl böyleyken, ana başlığın altına alıntıladığım, Derrida’ya yöneltilen sorunun bir benzerini, biz de kendimize sorabilmeliyiz: Toplam -siyasal- şiddetteki payımız nedir? Sıfır mı? Acaba hangimiz, ne kadar, bilerek veya bilmeyerek, siyasal şiddet üretimine katkıda bulunuyoruz? Ne yâni: Sırf, şimdiye dek adımız büyük bir şiddet olayına karışmamış diye, vahşi bir cinayet işlemedik, canlı bomba olmadık, adam kaçırmadık, bir yeri kundaklamadık, herhangi bir kırıma katılmadık, açık açık destek vermedik, hiçbir terör örgütü ya da ‘derin’ devlette üye kaydımız yok diye, tamamen mâsum sayılabilir miyiz? Öyle yağma var mı? Temize çıkmak bu kadar kolay mı? Tabiî ki değil.

Türkiye’de şiddeti, özellikle de -büyüklü küçüklü- siyasal şiddeti, kimliksel çeşitliliği bastıran, farklı sesleri susturmaya bayılan, özetle faşizme son derece eğilimli olan toplumsal bedenimiz salgılıyor çünkü: O arzuluyor, o davet ediyor. [Hatırlayalım: ‘Hrant Dink Cinayeti’ meselâ… Bana kalırsa, yeterde artar bile. Kapkara, şiddet-severlikle yüklü manzaralar geliyor aklıma. Pespaye, sersemce bir milliyetçilik… “Plan yapmayın plan!” diye bağırarak coşan, sağduyu yoksunlarını coşturan İsmail Türüt… Elindeki Türk bayrağıyla, yanındaki güvenlik görevlileriyle fotoğrafı çekilen tetikçi Ogün Samast…] Bu yüzden, artık biraz da şiddetin kayıt dışı ekonomisine ya da diğer bir deyişle ‘üretici-tüketici’ dengesine, siyasal arenalardaki kanlı oyunlara isimsiz imzasız dilekçeleriyle, bilinçli bilinçsiz yapıp etmeleriyle, söylev ya da suskunluklarıyla iştirak eden öznelere odaklanmamız, kendimizden başlayarak, ‘sanık’ koltuğuna biraz da onları, onların iştahla beslendiği -baskın- sözlü ve yazılı kültürü oturtmamız gerekiyor, hem de âcilen.

Şiddetin sorumluluğunu âdilâne bölüşemediğimiz müddetçe, şiddeti ortadan kaldıramayacağız. Mesuliyetten kaçmayıp, aksine, olabildiğince suçlu hissetmeliyiz kendimizi. Sorumluluğu, elimizden geldiğince yaymalı, yedirmeliyiz topluma.

1 Terör Günlerinde Felsefe / Jürgen Habermas ve Jacques Derrida ile Diyaloglar, Hazırlayan: Giovanna Borradori, Çeviren: Emre Barca, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2008, s: 136.

2 Terör Günlerinde Felsefe / Jürgen Habermas ve Jacques Derrida ile Diyaloglar, s: 57.

3 Hilmi Yavuz, Budalalığın Keşfi, Timaş Yayınları, Aralık 2012, İstanbul, s: 189.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin