SUSTA

0
55

“Katil olacağımı planlamıştım Âzade; ama âşık olacağımı planlayamadım. Kaderimiz aynı. Tıpkı isimlerimizin mânâsının aynı olması gibi…”

                                                                       ***

Kötülükten örülü bir duvarların arasında yaşıyorum. Ozan ve Yiğit; canımdan iki can… Kardeşlerim o duvarın öte tarafındalar. Şimdi onları bırakıp İstanbul’a dönmek zor olsa da o otobüse binmem gerekiyor. AŞTİ’de bir başımayım. Lütfü Bey -ki kendisi babam olur- tenezzül edip uğurlamaya teşrif etmedi. Bir hafta su gibi akıp geçti. Biliyorum ki kardeşlerim ben olmadan da yaşayabilirler. Ben onlara layık bir ağabey olamadım. Umut ederim ki yokluğuma çabuk alışırlar…

Otogarda her zamanki anons sesini duyunca araçta yerimi aldım. Tekli koltuğa yayıldım, kulaklığı telefona takıp Ludovico Einaudi’nin muhteşem parçaları eşliğinde hayal kurmaya zorladım kendimi. Otobüs hareket etti ve mola verene kadar neyi hayal edeceğimi düşünürken eridi zaman. İnsanın hayal kuramaması ne acı! Mola yerine gelince kaptan aracı istop ettirdi. Yolcular yavaş yavaş ön ve orta kapıdan inmeye başlamışlardı. Ben de orta kapıya yakın bir koltuktaydım. Ortalık tenhalaşınca ayaklandım. Tam ilk basamağa adım atacakken babamdan gizlice yürüttüğüm gümüş işlemeli sustalı bıçak belimden fırlayıverdi. Hemen yere eğilip aldım. Utangaçlık ve çekingenlik arası bir hisle etrafı gözlerken arka tarafta yaşlı bir teyzenin bana dikkatle baktığını fark ettim. Bıçağı belime hızlıca sokuşturup otobüsten inecekken teyze ilerden seslendi: “Evlâdım, o ellere bıçak değil; kalem yakışır!” Gülümsedim. Gözlerimi teyzenin nurlu çehresinden bir süre ayırmadım ve saniyeler geçtikçe o çehrenin rahmetli anacığıma dönüştüğünü fark edince irkildim. Âniden arkamı dönüp aşağı indim. Hemen sigaramı yaktım.

***

Bir hafta evvel Zülküf Komiser, Köse Mehmet’e Selim Hoca cinayetinden bahsedince ve beni sorunca panik yapıp Ankara’ya kaçmıştım. Olur da işler ters giderse diye kardeşlerimi son kez görmek istedim. İstanbul’a döndüğümde ilk olarak Tahtakale’den Köse Mehmet’inkine benzer bir balta bulup Köse Mehmet’in evine koştum. Kapıyı şişko karısı açtı. Beni içeri davet etti ancak kibarca reddederek içeri girmedim. Kocasını çağırmasını rica ettim. Elimdeki baltanın kendisine âit olduğunu, ödünç aldığımı söyleyince kadın şaşkınlıkla bana baktı. Köse Mehmet’in az evvel evden ayrılarak karakola bir olayla alâkalı ifâde vermeye gittiğini söyledi. Bende ışıklar yanmıştı. Aceleyle polis merkezinin yolunu tuttum. Köse Mehmet, Zülküf’e benimle alâkalı ifâde vermeye gitmişti. Belli ki sonradan aklına gelmişti balta meselesi. Polis merkezine vardığımda tam da tahmin ettiğim gibi Köse Mehmet, Zülküf Komiser’in odasında ifâde veriyordu. Bir de memur vardı. Kapı açıktı, tıklatıp girdim. “Beni mi arıyorsunuz?” deyince üçü de donup kaldılar. Zülküf, şaşkınlığından sıyrılarak vakur bir tavır takınmıştı. Beni azarlar gibi konuşuyordu: “Geç şöyle bakalım Umut Özgür!” Bana ne denildiyse onu yaptım. O gece benim de ifâdemi aldılar. İfâdemde şunları söyledim:

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here