17.08.1999 03.01.37

0
6

O günün acısını ruhunda ve teninde taşıyan herkese

“Yaşamın ortasında ölümün içindeyiz.”

Ellerim; kireç, taş, kum, beton, demir….Kazıyorum. Daha da hızlanarak. Kazdıkça havalanan toz bulutu. Bir beton parçası, başka bir tane daha, betonlar, toz toprak, kan ve kemik. Genişleyen bu çukur mezarım mı? Ellerimi çekiyorum. İki göz, açık! Kıpırtısız ve çocuk!

Bir sokak; bir bahçe, bir ev, bir pencere; bir başka bahçe, bir başka ev, bir kapı; bir bahçe, bir daha bir ev, bir tavan. Yaşım dokuz, sokaklarıma çiçek adları vermişler: karanfil, zambak, orkide, gelincik, gül… Hâlbuki bahçelerde ortancalar açıyor. Koşarak geçince sokakları sahile varıyoruz, şöyle bir arşınlayıveriyoruz. Suya değiyor ayaklarımız. Gümüş balıkları kıvrılıyor. Dalgalardan doğuyor yıldızlar. Kulaçlarken denizi, su alaimisemalarını kucaklıyoruz. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz… Sudan çıkarıyoruz kafalarımızı. Dokuza kadar tuttum nefesimi! Dokuz kulaçta vardım kıyıya. Ayaklarımın altında dağılan ıslak kumlar, avucumun aldığınca deniz kabukları ellerimde. İnce çocuk boyunlarımızı süslüyoruz onlardan yaptığımız kolyelerle. İçine ilk aşklarımızın baş harflerini yazıyoruz belli belirsiz. Denizin sonsuz uğultusunu asıyoruz boynumuza. Dokuz deniz kabuğu yeter dokuz yaşındaki bir çocuğun boynuna kolye olmaya. Dondurma! Bir cümbüş var damakta eriyen renkli toplarda. Limon, vişne, karamel, kakao, vanilya… Gün batımına çeviriyoruz pedalları. Karşıdaki bir masal şehrinin ışıkları kuşatıyor denizin karanlığını. İyot kokulu baş düşüyor yastığa, gündüz göz kapaklarında biriktirilmiş rüyalarla. Dokuz yaşındaki bir çocuk çabuk dalar uykuya.

17.08.1999 03.01.37

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin