Turlamaktan Turhan – 1038. Vazife

0
5

Zülkarn sislerin arasından çıkageldi. Ben tam gözümü açmıştım ki ve Yeğeni Ali de gözünü tam açmıştı ki, Zülkarn sislerin arasından geldi. İlk defa onu bu kadar net algılayabiliyorduk. Gözleri tuhaf bir yeşil, gözbebekleri kocaman, alnı geniş yahut genişlemiş, dudakları sert bir sabitliğe sahip, çenesi başını örten örtüyle sarılı, sakalları birkaç günlük ama yakışıyor, hemen önümüzde çok derin ve anlamlı bir susuşla bize bakıyordu. Sırtımızı duvara verip de ayaklarımızı uzatarak oturduğumuz balkonun karşısındaki balkonda bütün heybetiyle dikiliyordu. Dudaklarını açmadı, konuşmadı ama ne söylemek istediğini hissedebiliyorduk. İki balkonun arasındaki boşluğa, yukarı doğru bakmaya başladı. Bulanık görüntü ağır ağır renkten renge girerken, bulanıklığı oluşturan dumanlar dönerken dönerken yaşlı bir kadın resmi netleşti. Önce kadını gördük. Kadın hareket etmezken görüntü geriye gitti, kadın küçülürken onun sağ eliyle bir çocuğun elini tuttuğunu gördük. Kadının torunu kayıptı ve onu bulacak bir biz vardık. Biz de uğraşmazsak kim yardım ederdi biçare bahtı kara mâderin mâderine! Bazı varlık mertebelerini basamak basamak atlayarak, mümkün her âlemi, gidilebilecek, girilebilecek her âlemi yoklaya yoklaya torunu bulmamız gerekiyordu. Küçük çocuğun adını öğrenemedik. Gözlerimizi kapatıp, vazifemizi yapmamız icap ediyordu. Zülkarn ayrıntıların olduğu erguvan kadife kaplı bir dosyayı önümüze gönderdi ve sonra sol el sağ omuzda, sağ eli hafif omuz hizasında bize el sallarken önce flulaştı, sonra aniden kayboldu.

Dosyaya göz gezdirmeye çalıştık. Harfleri tek tek tanıyorduk ama bu harflerin oluşturduğu kelimeler, onların var ettiği cümleler bize hiçbir anlam ifâde etmiyordu. Bildiğimiz bir dili anlayamaz hâldeydik. Sırt çantamızdan bir kavanoz yeşil hardal çıkardık. Birer kaşık yedik. Daha doğrusu birer kaşık dolusu yeşil hardalı ağzımızda tuttuk. O ağır ağır eridi, hücre hücre, doku doku vücut bütünlüğümüze karıştı. Etrafımızdaki olaylar ve varlığın şekli değişti, hayal bir dünya döne döne gerçekleşmeye başladı. Hayali bir dünyada gerçeği aramak nasıl olabilirdi? Gerçek kayıpsa, onu nerede aramalıydık? Kıyas imkânımız olmayacak kadar az şey biliyorsak, gerçeği bulduğumuzda onu kıyaslayabileceğimiz hangi yalana sahiptik ki, kıyasen gerçeği bilebilecektik?

Balkonda oturmanın sırası değildi. Odamıza geçip, sırt çantamızdan başka eşyamız da yoktu, olmazdı zaten, otelin ambleminin bütün aynalarına işlendiği banyoyu son kez ziyaret ettik ve altmış altıncı katın asansöründen aşağı neredeyse kayarak indik. Resepsiyondaki “Falan Filan” lakaplı eski şoför – yeni resepsiyonisti biraz yüklü bir bahşişle gönülleyip, bize çağrılan taksiye atlayıp, taksicinin bizi tanıdığını onunla karşılıklı olarak görmezden gelip, bütün bir yol boyunca ağzımızı bıçak açmayarak, havaalanına ulaştık. Havaalanında kafeteryalardan birine geçerek, uçağımızın kalkış saatini beklerken çay içtik, yeni çıkan aptal çok satan kitaplara baktık, bacak bacak üstüne attık. Taksi şoförümüz de yanımızdaydı. Bize konuşmadan refakat ediyordu. Refakat kelimesi arkadaş anlamındaki refik kelimesiyle aynı yerden geliyor. Falan Filan arkadaşımız değildi ama bize refakat ediyordu. Kalkış saati anonsumuz yapıldığında onu orada bırakıp, biz uçağa geçtik. Sonradan gelen bilgiye göre Falan Filan, biz oradayken popüler kültürün ürünü gördüğü için varlığını tiksintiyle karşıladığını söylediği bir gündüz kuşağı kadın programı ünlüsüne biz oradan ayrıldıktan sonra erimiş, beraber fotoğraf falan çektirmişler. O aptal sosyal medya sitelerinden birinde gördüğümüz fotoğraflardan sonra özü sözü bir olmayan bu Filan Falan’la eğer mümkün olacaksa teması azaltmaya karar vermiştik. Kişi arkadaşı gibidir.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here