Kütüphane Cini

0
47

Kütüphanenin kapısından çıkan çıtı pıtı kızın sureti kapının camında bir an yansıyıp aynı hızla kaybolduğunda içimden “Bu da olabilir o” dedim. Olabilir tabiî ki, neden olmasın! Bu kütüphaneye girip çıkan herkes olabilir. Belki de hiç kimsedir. Ölmüştür belki. Ya da delinin biri olabilir. Kim bilir? Kimse bilmiyor. En azından ben bilmiyorum. Bu düğümü çözmedikçe ölürsem de gözüm açık gider haberin ola.

Ekim ayıydı bu iş başladığında, tam yedi ay evveldi.  Her zamanki gibi kütüphaneye gidip birkaç kitap almış, Yelken’e kadar yürüyüp çayımı söylemiştim. Kıyıya en yakın masaya oturup denize doğru baktım. Huzur doluydum. Birkaç yelken masmavi suyun üzerinde miskin miskin süzülüyordu. Hava durgun olduğundan o gün yelkenciler için feci benim için muhteşem bir gündü. İlk çaydan sonra tek kişilik semaverimi de söyledim. Kitabın kapağını açıp okumaya koyuldum. Henüz birkaç sayfa geçmiştim ki altı yeşil kalemle çizilmiş satırlar dikkatimi çekti. “Demiş ki Sıvaslı Âşık Serdarî: Sefil ireçberin yüzü soğuktur / Yıl perhizi tutmuş içi koğuktur/ İneği davarı iki tavuktur/ Yoktur bundan gayrı malımız bizim”1 altı çizili olmasa da şiirin devamı aynı vurucu etkiyi yapacak cinstendi. Sayfanın altında yine aynı yeşille “Sana da dokundu mu bu dizeler?” yazılmıştı. Gülümsedim. Kim bilir kim, ne amaçla yazmıştı? Okumaya devam ettim. Birkaç sayfa sonra aynı el yazısı ile “Eğer sana da dokunduysa,” yazılı olduğunu gördüm. Diğer sayfaları çevirmeye başladım. Bazı sayfaların altında birer ikişer cümle yazıyordu. Hepsini birleştirdiğimde şöyle bir metin elde ettim:

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin