Kıyamet ve Canlı Yayın

0
91

Edebiyat teorisyeni Terry Eagleton bir denemesinde modern çağın doğa ve tarih arasındaki çizgiyi daha da belirsizleştirdiğini vurgularken insanlığa şöyle bir soru yöneltiyor: “Kıyamet inancı dünyanın sonunu ateşte ve tufanda, yıkılan dağlar ve parçalanan göklerde, ilâhî sarsıntılar ve türlü kozmik alâmette görmektedir. Bütün bu dehşetengiz senaryodan biz çelimsiz hayvanların sorumlu olabileceği kıyamet tellâllarının hiç aklına gelmez mi acaba?”1

Eagleton elbette haklıdır bu soruyu yöneltirken. Haklıdır çünkü kıyametin müsebbibi ilâhî güçler değil de insanlıktır. Her ne kadar Tanrı’nın kıyametle sonuçlanacak bir dünya hayatı tasarlamış olduğunu varsaysak bile bu varsayım insanoğlunu sorumluluktan kurtarmıyor. Terry Eagleton yukarıdaki sorusuna şöyle bir karşılık vermektedir: “Kıyamet hep yaptığımız bir şey değil de başımıza gelen bir şey olarak görülüyor. Oysa onu kendi başımıza gerçekleştirecek güce pekâlâ sahibiz.”2

Açıkça söylemek gerekirse “kıyamet” bizim eserimiz olacaktır. Tanrı’nın kurgusundan ziyade insanlığın aymazlığı ve kötülüğüdür kıyamet şeklindeki o dehşetengiz final. Fakat biz kendi suçumuzu hafifletmek uğrunda topu Tanrı’ya atmayı tercih ediyoruz. Dünyayı çökertmekte olan insanlıktır ama Tanrı bize kıyamet sürecini dayatmaktadır inancına sarılmak işimize geliyor. Tipik bir suçluluk kompleksiyle hareket etmekteyiz. “İsa Mesih’in beklediği krallık,” diyor Hıristiyanlık öğretisini açıklarken Cengiz Batuk, “Tanrı’nın müdahalesi sonucunda dünyanın yeniden düzenlenmesidir.”3 Görüldüğü üzere bizleri kıyamete sürükleyen de, bizleri kıyametin kaosundan kurtaracak olan da Tanrı’dır. Kısacası, armut piş ağzıma düş hazırcılığı.

Sorumluluktan kurtulmak uğrunda topu Tanrı’ya atmak demiştik. “İnsanlar,” diyor Peter-André Alt, “yakalandıkları kötülükten kurtulmak için iki strateji geliştirirler; Tanrı’yla yüz yüze gelmekten kaçınır ve saklanırlar, yâni yaptıklarının sonuçlarından kurtulmaya çalışırlar ve mazeretler bulup olaydaki sorumluluklarını inkâr ederek kendilerini temize çıkarmayı denerler. Âdem kendini savunmak üzere suçu karısına yüklemek istemiştir; ‘Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim.’ Diğer yandan, kadın da ihanete neden olan entrikacıdan bahseder; ‘Yılan beni aldattı, o yüzden yedim.’”4

Tabiî ki aslında insanoğlu gerçek suçlunun kendisi olduğunu hep bilmektedir. Suçlu olduğunun farkındalığı nedeniyle de korkmaktadır. Korktuğu için de kader, yazgı ve zâlim felek türünden kavramların ardına sığınmaktadır. Bu satırların yazarı olmam itibarıyla kendimi örnek vererek suçluluk ve korku içgüdülerimizi açığa çıkarmayı deneyeceğim şimdi: Yaşamakta olduğum muhitte aklî dengesi bozuk bir yaşlı kadın var. Gün boyu ortalıkta gezinip duruyor. Beni ne vakit görse karşıma dikilip şöyle diyor: “Yeğenimi sen öldürdün dönek gözlü!” Gözlerim dönek midir, değil midir bir yana, onun yeğeninin başına ne geldiğini bilmiyorum bile. Araştırıp soruşturmayı da ihmal ettim. Buna rağmen o kadın ne vakit karşıma dikilip de “Yeğenimi sen öldürdün dönek gözlü!” diye haykırdığında hem gülüp geçiyorum, hem de tedirgin oluyorum. Peki ama niçin tedirgin oluyorum? Bunu çok düşündüm ve şu sonuca vardım: Çünkü biz insanoğlu, kardeşi Habil’i katleden Kabil’in çocuklarıyız. Dolayısıyla içimizde öldürme dürtüsü hep var. Bu dürtüyü ömrümüz boyunca pasif bırakabiliriz ama herhangi bir cinayet işlemeyeceğimize dair garanti veremeyiz. “Yeğenimi sen öldürdün dönek gözlü!” diye haykıran o yaşlı kadın esasen benim şahsımda insanlığa seslenmektedir.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here