GAMZENDEKİ KARARTI

0
85

Bir akşamüstüydü.

Biraz olsun okumuş herkesin aklına o roman geldi, biliyorum; fakat hayır, henüz akşam değildi, ortalık şimdilik kararmamıştı ve hâlâ, renklerini idrâk edemiyor olsak da, gözlerimizi görebiliyorduk.

Bahardı; yâni bir bahar akşamüstüydü. İçimizde rûh duvarlarımıza sığmayan, bizi ziyâdesiyle aşan evrensel bir şeyler kıpırdanıyordu. İlk buluşmamızdı. Ellerimiz birbirine ilk kez değiyordu. Birbirini sevmiş herkesin yükünü sırtımızda taşıyorduk. Henüz çözülmemiş, belki hiçbir zaman çözülemeyecek bir şeyler yaşıyorduk. Sırrımızı daha kendimize bile açamıyorduk.

Karanlıktan korkuyorduk; lâkin havanın kararmasının da önüne geçemiyorduk. Peki neden? Korktuğumuz neydi? Ayrılmak, bir daha karşılaşamamak mı? Bilmiyorduk. Bilmiyorduk ama sezdiğimiz bir şeyler de vardı elbet. Karanlıktan korkuyorduk ve bunda da çok haklıydık. Bunu anlamak için bunca yılın geçmiş olmasına hayret ediyorum. Oysa bütün çocukluğum, kulak çeperlerimde babaannemin şu sözünün çınlayışıyla geçmişti: Karanlıkta bütün insanların kaderi yazar. Biz, kaderimizden korkuyorduk.

Hiç görmediğimiz adamlar, ayağımıza, hiç görmediğimiz başka adamların da ayağına bağlı olan bir taş iliştirmişlerdi. Belli; bir günahımız vardı. Ama bu günahın ne olduğuna dâir herhangi sarih bir fikrimiz yoktu. Yalnızca el ele tutuşmuştuk ve bunun yanlış olduğunu vallahi de billahi de bilmiyorduk. Bize öyle geliyordu ki el ele tutuşmuşluğumuzu bahane edip başka birçok suçu da üstümüze atacaklardı. Oysa biz işlediğimizin suç olduğundan bile emin olamıyor, bunun olabileceğine inanamıyorduk. Buna rağmen, söyleyeceklerimizin hiçbirine aldırmadan bildiklerini yapacaklar; bizi, mecâzen de olsa ayağımızdaki taşla denize atacaklardı.

Başımız dönüyordu. Öyle sarhoştuk. Sonsuz bir ân içinde debeleniyorduk ve herhangi bir şeyin sonsuz olup olamayacağını tartışıyorduk. Bilmediğimiz nesnelerin peşine düşmüştük. Dertlerimizin müsebbibi de bu idi. Her şeyin altında bir mânâ arıyorduk. Hattâ aradığımız, bundan çok daha fazlasıydı. Her şeyi kapsayan hayatın altında bir mânâ arıyorduk. Hayatı, telefon görüşmelerini, sevgililerin mütemadiyen yürüdükleri parkları, tenha dar sokakları ve bize gıpta ederek bakacağını sandığımız insanları ciddiye alıyorduk. Dünyâ bizim, bizim de değil, varlığımızı yapan cevherin, sevgimizin etrâfında dönüyor sanıyorduk. Anlatacak bir şeylerimiz, sıkıntılarımız, marifetlerimiz; iyi yâhut kötü günlerimiz olsun istiyorduk. Yerkürede bir yer kaplamanın tadını almaya uğraşıyorduk. Uzun ve büyük dönüşe dâhil olmaya çabalıyorduk. En büyük arzumuz, kâinâtın harcına karılmaktı. Biz bunları beceremeden ya ortalık kararırsa diye ödümüz kopuyordu. Güneşi bir saniye göremesek havaya sıçrıyorduk. Tam anlamıyla, sanki bu söz bu ân için söylenmişti: havadaki buluttan ne kapıyorduk.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here