AH – VAH

0
87

Benim adım Mustafa. Fakat bu hikâye benim değil, Güldane’nin hikâyesi. Hayır Güldane’nin değil, benim hikâyem. Güldane bir rüya. Aslında rüyama girip de söyledikleri olmasa bu konuda hiç şüphem kalmayacaktı. Bazen acaba Güldane gerçek de rüya olan ben miyim diye düşünmedi değilim. En nihayetinde bu dünyanın yalan olduğuna iman etmedik mi?

Sivas’ın bir köyünde, Baharözü’nde doğdum. Dünyaya gözlerimi Yetim Mustafa olarak açtım. Değil babamı hatırlamak, bebek ruhumda belli belirsiz bir izi kalsın diye, şifa niyetine bir kez onu koklamak nasip olmadı. Emrine bin şükür. Ne diyebilirim ki? Veren o, alan o. Beş yaşına değince de öksüz kaldım. Kardeşim Elif’le bana kol kanat geren halam da bir sene sonra Hakk’a göç edince, hepten elin eline düştük. Yazın duvar diplerinde, kış gelince de hayvanların yem yediği kurunlarda yattım, konu komşu ne verdiyse yedim, vermedilerse sabrettim. Rabb’il âlemin  acıkana aş, aş vermediğine de sabır veriyormuş, elhamdülillah. Ya onu da vermese! Emrine şükür, beni malla imtihan etmedi Cenab-ı Allah. Yoksa iki metresine gömülüp, üç ayda derimi tüketecek toprağa “benim” der dolanırdım ortalıkta. Hani itler mahalleyi paylaşır da ötekini koymaz ya! Aman aman!

On beşime yettiğim sene, tandır başında rüyaya dalınca başladı hikâye. Artık benim mi Güldane’nin mi orasına siz karar verin. Ayli köyünün mezarlığında abdest alıp namaza durdum. Bir ihtiyar adam gelip sırtımı sıvazladı. “Oğlum Mustafa, Cenab-ı Allah yakında seni bir güzel mesleğe kavuşturacak” dedi. E iyi. Allah’tan gelsin de ne gelirse gelsin gayri. Yakın ne, uzak ne bilmem ben. Uyandım. Yaşım on altıya dediğinde ihtiyarın dedikleri çıkmaya başladı.

Bu sefer yanında azap çalıştığım adamla tarladaydım. Vakit öğleye çalınca, bana “git su getir, gelirken abdestini de al” dedi beyim. Suyu doldurdum, abdestimi aldım. Bir armudun gölgesine gelince, sıcakta kılacağıma orada kılmaya niyet ettim namazımı. Duamı ederken gözlerim uyku seline kapılıp aktı gitti.

“Mustafa kalk, eyi uyudun” dedi biri. Uyudum mu? Uyandım ki yine bir uykunun içindeyim. Uyandım mı? Uykuda mıyım uyanık mıyım karıştırdım. Baktım ki etrafımda kara sakallı, yeşil esvaplı adamlar halka kurmuş, oturuyor. Yüzleri ay gibi, yok yok güneş gibi parlıyor adamların. Öyle bir nur… Öyle bir nur ki yüzlerine bakmak mümkün değil. Ayaklanıp sırayla hepsinin elini öptüm, geçip bir köşede beklemeye başladım.

Dervişlerden biri, “Mustafa Cenab-ı Allah sana bir kız nasip etti ama bu dünyada kavuşmak yok. Ancak ahirette kavuşacaksın… Derdin Sümmani’nin derdi… Maşukan Sümmani’nin maşukasından üç konak öte; senin maşukan Çin’in öte yanı, adresini yarım veriyoruk. Seul adasında, Leb şehrinde oturuyor. Bu dünyada kavuşmak yok… Ne görürsen, ne konuşursan rüyalarda konuşursun. Sümmani’ninki de Acem kızı idi, seninki de… Senin maşukanın iki ismi var, biri Güldane, diğeri Dürdane… Babası Hasan Hüseyin, Anası Fadime…” dedi.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here