KALBİM ÇOK AĞRIDI

0
83

Benim adım Nagima. Çok acı çektim, çok gözyaşı döktüm. Gözlerimden dökülen yaşlar kim bilir Isık Göl’ü kaç defa doldururdu! Fakat işte yokum bugün. Bütün acılarımı çocuklarıma ve torunlarıma bırakıp bu dünyadan sevdiğimin yanına göçtüm. Ah, keşke bütün yaşadıklarımı anlatabilseydim. Gerçi kime ne faydası var? Benim kimseye bir şey anlatacak hâlim de yoktu, gücüm de yoktu. Moskova Otogarı’nda kocamın elini bıraktığım vakit en büyük çocuğum daha dokuz yaşındaydı. O günden sonra evimin direği olmuştu. Bu hasreti onunla ve diğer kardeşleriyle birlikte yaşadık, yaşadıkça büyüttük. En küçüğüm, çiçeğim, nazlı bebeğim daha beş aylıktı. Moskova’nın yakıcı ayazında babası kundağını kucaklamış, bir nefes kokusundan çekmişti ciğerine. Bizden ona yadigâr tek şey sanırım buydu.  Oysa “sen de gel bizimle” diye yalvarmıştım. Yalvarmaz olur muyum hiç? İnsan sevdiğini ölümün kucağında bırakıp gönül huzuruyla gider mi? Törekul dinlemedi beni. “Korktuğumu gösterirsem, bütün cesurları ben öldürmüş olurum” dedi. Önce kaynımın yanına gittim, dört çocuğumla ona sığındım ama o da ölünce çâresiz Şeker’e, köyüme döndüm. Törekul bir an bile çıkmıyordu aklımdan. O olmadan yavrularımı nasıl büyütecektim? Stalin denen Allah’ın belâsı, insan yiyen bir canavar yaratmıştı ve Törekul tam da o canavarın avucunda, Moskova’daydı. Bir süre sonra Törekul’dan haber alamaz olduk. Gittim sordum, gittim sordum, gittim sordum… Yok! “Şu devâsa dünyada en çok ne var” diye soracak olsanız, hiç şüphe etmeden “umut” derim sanırım. Yirmi yıl boyunca ben de o umuda yaslandım. Aslında bana soracak olursanız, çoktan kendimi bırakırdım, fakat çocuklarım babalarından sonra annelerini de kaybederlerse yaşayamazlar diye korktum. Korktum mu, umuda mı yaslandım doğrusu bilmiyorum. Yirmi yıl böyle geçti, sanki Törekul ertesi sabah çıkıp gelecek gibi… Sabah hep oldu, Törekul hiç gelmedi! Geceleri kapının önüne çıkar, yıldızları izlerdim. Elimi uzatsam tutacakmış gibi yakında duran yıldızlar… Törekul da yıldızlar gibiydi işte.  El ayak çekilip ortalık ıssızlaşınca, her gece bizimleydi ama elini hiç tutamadık. Hiç…

Yirmi yıl sonra bir kâğıt geldi, “Kocanı soruyordun, gel sana haberini verelim” dediler. Yine umut, yine korku… Allah’ım! O’nu öldürmüşler! Gerçi sonradan dâvâsını yeniden görmüş, suçsuz olduğuna karar vermişler ama Törekul ölmüş! Bana ne Törekul’un suçlu mu suçsuz mu olduğundan! Törekul benim dört çocuğumun babasıydı, evimin direği, gözümün feri, ciğerimin nefesiydi. Yokluğunda bile… Kapıda bekleyen kızım gözyaşlarımı görünce anladı her şeyi. Çiçeğim, nazlı bebeğim benim. Onu Moskova otogarında babasının kucağına verdiğimde beş aylıktı, şimdi yirmi yaşında, babasının ölüm haberini alan annesini o kucaklıyordu kapıda. “Suçsuzmuş” dedim, “ama öldürmüşler babanı!” Umudum da bitti, korkum da bitti. O günden sonra yıldızları izlemedim. Çok acı çektim, çok gözyaşı döktüm.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin